Evet hele şükür, nihayet bir blog yazısı yazıyorum. Epey ara vermiştim bu blog yazı işlerine ama geri dönmem lazım, yazmam lazım kesinlikle. Özlemişim. Ve en önemlisi bunun devamı. Yani sürdürülebilirlik. Anca bu şekilde blog güncelliğini korur ve siz okuyanlara bir faydası olur.

Neyse girizgahı çok uzatmadan malum baş belaşı covid-19 illetinin etkili olduğu bu günlerde covid, hapşırmak, tükürük, eldiven, sabun, kolonya, dezenfekte, enfekte, entübe, sokağa çıkma yasağı, normalleşme vb kavramlara, bunların sağlıkla ilgili olan kısımlarına şu saatten sonra hiç girmeyeceğim. Kaldı ki hepimiz bu olayların artık bilincinde ve farkındayız. En azından bu satırları okuyanlar. Sen ben o birbirimize benzeyen tayfa 🙂

Ben bu süreçte yaşadığımız olağanüstü durumla ilgili olaylara her zaman olduğu gibi pazarlama-marka penceresinden bakıp kendimce yorumlama derdindeyim. Aslında buna bile geç kalmış olabilirim (Belki bu geç kalmışlık resmin bütününü görme anlamında bir artıda olabilir, tartışılır)

Neyse,

Yazacaklarım, ülkemizdeki ilk covid vakasının çıkışı 11 mart olduğuna göre bu yazıyı yazarken yaklaşık 2 ay gibi bir süre geçtikten sonraki izlenimlerim olacak.

Bu tarz kriz ortamlarında genellikle biz insanlar haberi aldıktan sonra tepkilerimiz evre evre değişir.

Şok–Suçlu Arama–Kabullenme–Savaşma  gibi de düşünebiliriz.

Şuan kabullenmeden yavaş yavaş çıkıp savaşma evresinde olduğumuzu söyleyebilirim.

Peki asıl konuya dönersem markalarda, pazarlama dünyasında durum ne?

Mart genellikle ‘’romantizm’’ ile geçti. Ör; evde kal, sağlıklı kal modu

Nisan ‘’romantizme dewamke’’ ve ‘’savaşçılar’’ ile sürdü

Mayıs normalleşme adımlarının da etkisi ile şuan  yavaş yavaş ‘’eskisi gibi iletişime dewamkeciler’’ ve ‘’covid’i unutmadan iletişimini kaliteli sürdürenler”  şeklinde özetleyebilirim.

Benim en sevdiğim grup o kritik dönemde taşın altına elini koyan ‘’savaşçılar’’ dediğim markalar oldu.

‘’savaşçılar’’ dediğim bu grup sanırım ortalık durulduktan sonra  yaptıkları fedakarlıkların ekmeğini  fazlasıyla yiyecek olan gruptur.

Peki kim bunlar?

Benim dikkatimi çeken markalar;

*Koç grubu (Doğru zamanda doğru iletişim ve yardımlar)

*Arçelik (solunum cihazı üreterek)

*LC Waikiki (maske üretme, sanırım başlatan)

*Toyota (Bu süreçte çalışanımızın yanındayız ve hiç kimseyi işten çıkarmayacağız ifadesi)

*Ziraat Bankası,  Halkbankası, Vakıfbank ( Düşük faizli kredi vererek. Her ne kadar arkasında devlet desteği olsa da tüketici o bankayı hatırlar)

*Getir, Banabi, Migros  (Belki de bu sürecin en karlılarından. Pek dışarı çıkamadığımız kritik zamanlarda bir çok kişinin özellikle market alışveriş sorununu çözdüler)

*Hepsiburada- Trendyol vb. e-ticaret siteleri ( Tamam e-ticaret zaten onların işi, cirolarını da muazzam arttırmışlardır. Fakat böyle bir ortamda bizlerin ihyaçlarını fazlasıyla karşıladılar mı? evet karşıladılar)

*Mng, Yurtiçi, Aras, Ptt vb. kargo şirketleri  (Belki de bu savaşın en önlerinde hep onlar vardı. Zamanında bir çok sebepten dolayı şikayet ettiğimiz, ki belki çoğunda da haklıydık. Şikayetçi olduğumuz kargo şirketleri evden çıkamayınca e-ticaret sitelerinden yaptığımız siparişlerimizi öyle veya böyle bizlere ulaştıranlar oldular)

Tabi ki ”savaşçı” daha birçok marka vardır. Fakat benim aklıma gelen, fark yaratan temel markalar bu şekilde.

Yani bir yandan ‘’evde kal’’ ‘’evde kal’’ diye iletişim yapan markalar (ok ilk zamanlarda işler fakat devam ederse bayar) Ve bir yandan da yukarıdaki gibi somut fayda sağlayan markalar.

Özellikle Arçelik solunum cihazı ve LCW’nin maske hamleleri tüketici zihninden kolay kolay silinmez. Bunlar elini taşın altına koyan, insanlara somut fayda sağlayan işlerdi. Yani tüketicinin asıl görmek istediği işler.

Yani sosyal mesafe’ye dikkat çekmek için logo ayırmak, sloganla oynamak vs vs işler görüldüğü kadarıyla bir noktadan sonra işlemiyor.

Yine bir söyleşide duyduğum kriz anlarında durumu iyi bir şekilde yönetmenin en kritik 3 noktası

CEO-Kurumsal İletişim-İnsan Kaynakları  bu 3 departman birbiriyle etkileşimde olup, doğru biçimde hızlı karar alıp, hızlı uygulayabilirlerse fark yaratabilirlermiş. Ki bence de doğru.

Ve bu süreçte dünya’nın da halini gördükten sonra. Özellikle gıbta ettiğimiz o büyük ülkelerde sağlık sistemlerinin çöküşünden sonra , yaşanan olumsuz süreçleri hep beraber gördük.Bu sebeple biraz içimize döndük gibi. Biz bize yetmeliyiz, kendi göbeğimizi kendimiz kesmeliyiz havası oluşmadı değil. Geçenlerde sektör liderlerinin olduğu bir canlı yayında Türk tüketicilerinin Türk markalarına olan güveninin %9 lardan % 61’lere kadar yükselmiş olduğunu duydum. Bu gerçekten muazzam bir artış.  Kaldı ki Global düşünürsek covid-19 sürecini şeffaf yönetmediği için bir çok ülke özellikle Avrupa Çin’ e son derece kızgın. Bu durumda Çin üretimde ister istemez kan kaybedeceği için hem Türkiye’ye ülke olarak, hem de Türk markalarına, girişimlere önemli fırsatlar doğabilir.

Toparlamam gerekirse hani bir söz var ‘’kaptan dalgalı denizde belli olur’’ diye benimde demek istediğim aslında tam olarak bu. Bizlerde tüketici olarak hangi markalar gerçek manada markaymış. Hangileri markacıkmış. Böyle olağanüstü durumlarda bunları görüp, test etmiş olduk.

 

cropped-cropped-lewiss1.jpg

Ali Emre SÜSLÜ

Bana, Fanta’ya sarı kola diyen adamın basit düşünce yapısını ver Allahım…